1 Ekim 2014

Book Challenge - 16. Gün ve Öncekiler

Kaç gündür Kivi ile halimiz bu! 


Merhabalar, çok çok özürlerimi ileterek book challenge etkinliğine kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Kaç gündür işler güçler bir yandan kivi'nin rahatsızlığı derken bloğuma pek vakit ayıramadım açıkçası. Neredeyse 10 gün olmuş ve epey gerisinde kaldım meydan okumanın. O yüzden güncel sorulara kadarki kısmı hızlıca geçerek bu günün sorusuna gelmek istiyorum. En son 6. ve 7. günün sorularını cevaplamıştım. Merak edenler şuradan bakabilir. Şimdiii hemen başlayalım.

8. günün sorusu: En çok abartıldığını düşündüğünüz kitap?

Buna cevabım Kürk Mantolu Madonna olacak. Evet ben de çok sevdim filan ama o kadar çok her yerde paylaşılıyor ve herkesin dilindeki irite etmeye başladı beni maalesef.

9 günün sorusu: Sevmeyeceğinizi düşünüp de sonunda sevdiğiniz bir kitap?

Bu soruyu da düşündüm biraz ne olabilir diye. Aklıma Franny and Zooey geldi nedense. Okurken çok sevmesem de bitirdikten sonra iyi ki okumuşum dedim.

10. günün sorusu: Size evi anımsatan bir kitap? 

Bu soruya absürt bir cevap vericem ama bana evi anımsatan kitap Stephen King'in Kara Ev kitabı. :) Orta okuldayken battaniyenin altına girip korka korka okuduğum zamanları, çocukluğumu, odamı anımsatıyor düşününce.

11. günün sorusu: Nefret ettiğiniz bir kitap?

Böyle bir kitap yok benim için. Çünkü genelde bir kitabı sevmeyince yarım bırakıyorum. Yarım bıraktığım için de kesin bir şey diyemem açıkçası.

12. günün sorusu: Aynı zamanda hem sevdiğiniz hem de nefret ettiğiniz bir kitap?

Bu soru da bir enteresan yahu. :) Ne diyim şimdi. Bilemedim.

13. günün sorusu: En sevdiğiniz yazar?

Bu soru için düşündüm biraz ama haksızlık etmek istiyorum. İçimde bir yerlerde yeri hep ayrı olan bir yazar var. O da Tezer Özlü.

14. günün sorusu: Filme çevrilen ve tamamen bozulan bir kitap?

Tamamen bozulan değil ama Harry Potter serisiyle ilgili filmlerde yansıtılamayan şeyler olduğunu düşünüyorum. Kitabı önceden okuyup çok sevmiş biri film uyarlamasına her zaman önyargı ile yaklaşıyor galiba. Öyle bir sendrom.

15. günün sorusu: En sevdiğiniz erkek karakter?

Tabi ki Bay C. Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabını okumuş olanlar bilir. Okudukça kendimden bir şeyler bulduğum ve kendime çok yakın hissettiğim bir karakter Bay C. Çok severek okuduğum, bittiğinde kapatıp bir süre derin düşüncelere daldığım, hüzünlendiğim kitaptır ayrıca. Ufak bir alıntı yapmak istiyorum oradan.

"Tutamak sorunu dedim. dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, "-veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur," demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"

16. günün sorusu: En sevdiğiniz kadın karakter?

Bu sorunun cevabı da bellidir benim için. Çünkü özel bir anlamı var. Üniversite 2. sınıftayken tiyatro seçmelerine hazırlanıyordum ve sergilemek için Anton Çehov'un çok sevdiğim oyunu Martı'dan Nina karakterini seçmiştim. Oradan bir tirad seçip hazırlanmıştım. Nina karakterini çok severim. İçinde oyuncu olmaya dair büyük bir coşkusu vardır ama kapana kısılmıştır olduğu yerde ve sonunda özgürlüğe uçmayı başarır. Bu arada hazırlandığım tirad ise şuydu. Duygulandım o günleri anımsadım şimdi. :)

"Bastığım toprağı mı öpüyordunuz? Vurmanız, öldürmeniz gerekirdi beni! (Masaya doğru eğilir.) O kadar yorgunum ki... Biraz dinlensem! Dinlenebilsem... (Başını kaldırır) Bir martıyım ben... Yo, değil... Aktrisim... Öyle değil mi? (Arkadina ile Trigorin'in dışarıda gülüşünü duyar. Silkinir, kulak kesilir. Sol kapıya koşarak anahtar deliğine gözünü yaklaştırır.) O da burada demek... İyi... Tiyatroya inanmıyordu; hayallerimle alay ederdi hep. Ona bakarak ben de inancımı yitirdim; maneviyatım kırıldı... Aşk üzüntüleri, kıskançlık da bir yandan... Yavrum için korkuyordum hep... Miskinleştim, küçüldüm, oyunum manasızlaştı... Sahnede düzgün yürüyemiyordum; ellerimi ne yapacağımı bilemiyor, sesimi idare edemiyordum. İnsan kötü oynadığını hissedince ne acı duyar, bilemezsiniz! Martıyım ben... Yo... Değil de... Şey, siz o sıralar bir martı vurmuştunuz, hatırlar mısınız? Yaa!... Böyle işte... Gelmiş bir adam, durup dururken, laf olsun diye, yok etmiş kuşcağızı... Tam küçük hikâye konusu... Gene de söylemek istediğim bu değildi. (Alnını ovuşturur.) Ne diyordum?... Evet, sahneden bahsediyordum. Şimdi öyle değilim artık: gerçek bir artist oldum. Şevkle, coşkunlukla oynuyorum. Kendimden geçiyorum sahnede... Oyunumu, her şeyimi gerçekten güzel, gerçekten değerli görüyorum artık. Buraya geldiğimden beri her yanı dolaşıyorum. Hem yürüyor, hem düşünüyorum; ruhumun günden güne nasıl kuvvetlendiğini duyuyorum. Size bir şey söyleyeyim mi Kostya, bizim işlerde, sahne olsun, yazı olsun, ün, yaldız, kurduğumuz hayaller değil, sabırlı olmak önemli; buna iyice inandım. Kaderine katlan, inancını yitirme... Şimdi acı duymuyorum artık, ödevimi düşündükçe hayattan korkmuyorum."

2 yorum:

  1. merhaba. blog keşif etkinliği dolaylarından geldim ben:) kedinizi merak ettim hikayesini sonra anlatırım demişsiniz baktım göremedim öyle bir yazı. henüz yazmadınız galiba. merakla bekliyor olacağım. fundathen.blogspot.com bu da benim deneme, öykü tarzı yazdıklarımı içeren bloğum. göz atmak isterseniz buyurun çok mutlu olurum. görüşmek üzere.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet Kivi'yle tanışma hikayemizden bahsetmedim halen ama aklımda o yazı. En kısa sürede yazacağım. Hoşgeldiniz bloğuma. :)

      Sil