Bayram ve En sevdiğim romantik kitap (20)

Bu bayramlar çok mu çabuk geliyor ne? Oldum olası sevmemişimdir şu dönemi. Tamam sevdiklerinle bir araya gelmek hoş güzel şeyler ama her bayram tekrar tekrar sorulan sorular beni bunaltıyor artık. Şimdiye kadar herkes 'ee ne zaman mezun oluyorsun, senin okul bitmedi mi daha, mezun olunca ne yapacaksın?' derdi, artık yeni gündem 'iş buldun mu, hala mı işsizsin, bence şunu yap, bunu dene, iş mi beğenmiyorsun bakıyım sen, bak ruşen amcanın oğlu sedat ne kadar çalışkan(?) olacak ve ben içimden ya sabır çekerek sakinliğimi koruyama çalışacağım. Keşke biri akrabalarımıza hayatımızın bir tek bizi ilgilendirdiğini ve bu kadar çok burunlarını sokmaya gerek olmadığını anlatabilse. Serzenişlerle başladım ama hepinizin bayramını kutlarım sevgili blogspot ailesi. :) Burayı seviyorum. Bir grup kendi halinde insan özgürce istediği şeyi yazıp çiziyor, kimse kimseyi yargılamıyor, sevdiğimiz insanları takip ederek yazılarını okuyoruz filan iyi ki açmışım bloğumu diyorum o yüzden. Bu arada bir yandan dışarıdan, evimizin bahçe kısmından bıçak bileme sesleri geliyor çok korkunç, kurban bayramını malesef sevemiyorum. Vejeteryan değilim evet ama yine de hayvancıkların o halini gördükçe kalbim sıkışıyor, çok üzülüyorum. Ve ironik olan bugünün yani 4 Ekim'in aynı zamanda Hayvanları Koruma Günü olması. :(

Meydan okuma kısmına gelirsek efenim, aklımda başka bir yanıt vardı ancak ilerleyen sorulara baktığımda başka bir soruya daha bu cevabı vereceğimi gördüm ve o yüzden değiştiriyorum yanıtımı. Bu arada cidden nasıl aklınızda tutuyorsunuz kitapların hikayelerini, karakter isimlerini ya da diğer detayları bilmiyorum. Ben bu konuda çok kötüyüm kitabı bitirdikten kısa süre sonra hafızamda birbirinden kopuk şeyler oluyor sadece ve açıp bir yerlerden hakkında bir şeyler okuyorum anımsamak için. Acaba bu durumu iyileştirmenin bir yolu var mı ne dersiniz? Sinema konusunda bunu pek yaşamıyorum mesela ama kitaplar konusunda balık hafızalıyım. Acaba okuduktan sonra hakkında ufak bir yazı mı yazmalıyım özet gibi unutmamak için? Önerilere açığım.

20. günün sorusu: En sevdiğiniz romantik kitap?

Evet dediğim gibi aklıma ilk gelen cevap yerine başka bir kitap söyleyeceğim burada. Çok uzun zaman önce okuduğum etkileyici ve dramatik bir aşk hikayesinden bahsetmek istiyorum. Aslında bir değil iki. Andre Gide'in Pastoral Senfoni ve Dar kapı isimli romanlarından bahsediyorum.Benim okuduğum basımında ikisi aynı kitapta yer alıyordu. Pastoral Senfoni uzun bir öykü şeklinde idi. Zaten yazarın hepi topu 3 romanı varmış. Bir diğeri de Kalpazanlar ama onu henüz okumadım. Andre Gide'in romanlarının özelliği aşk ve din temalarını bir arada işleyişi ve  'erdem' olgusuna verdiği önem. Özellikle Pastoral Senfoni dini özelliklerini bir kenara atsak hikaye bazında düşünülünce tam bir pembe dizi kıvamında, Yeşilçam filmleri edasında. Konuyu çok net hatırlayamamakla birlikte özetle bir rahibin aşık olmaması gereken birine (kimsesiz kör bir genç kıza) aşık olması ve kendini sorgulayış süreci diyebiliriz. Aslında olayı pembe dizi kıvamına sokan şey aynı genç kıza rahibin oğlunun da aşık olmasıdır. Kızımız gözleri görmediği süreç içerisinde rahiple uzun sohbetler, yürüyüşler yapar hep, rahip ona okumayı, yazmayı, renkleri, sesleri, dünyayı öğretmeye çalışır. Ancak oğlu da kızımıza ilgi duymaktadır. Karısı ise rahiple kızın arasındaki yakınlaşmayı hissederek başlarda iyilik olsun diye kalkıştığı işten dolayı çok pişmanlık duyar ve mutsuz olur. Rahip efendi ise başlarda kabullenmese de ileride duygularının yoğunluğuna katlanamaz. Sonra kızımızın ameliyat olarak gözlerinin görme şansı olabileceğini öğrenirler ve o ameliyat gerçekleşir. Ta-ta-tam! Sonrasını söylemem. :) Ama size de biraz Türk filmlerini anımsattı değil mi? Ben bu hikayeyi sevmiştim. Özellikle rahibin kıza dünyayı öğretmeye çalıştığı sayfalar, betimlemeler, duyguları ile alakalı gel-gitleri, kızımızın saf ve kötülüklerden bir haber iç dünyası filan okuması keyifli satırlardı.

"Gözleri olanlar bakmasını bilmeyenlerdir."

Dar Kapı ise ufak yaşlarda ailesini kaybettiği için dayısı ile yaşamaya başlayan Jerome'nin hikayesini konu alıyor. Yine bir aşk üçgeni var. Jerome çocukluğundan itibaren dayısının en büyük kızı Alissa'ya ilgi duymaya başlar ve büyüdükçe büyük bir aşka dönüşür hisleri. Alissa ise Jerome'ye kardeşi Juliette ile daha uygun olacaklarını söyler. Çünkü Juliette'te bu sıralarda Jerome'yi sevmektedir. Alissa ise aşkı daha çok Tanrı'ya duyulan aşk şeklinde yaşamaktadır ve Jerome'yi uzaktan uzağa sevmemin en doğrusu olacağını düşünür. Kimseyle birlikte olmadan saf ve temiz bir şekilde Tanrı'ya ulaşmak istemektedir. Ama Jerome için bu kabul edilebilir bir şey değildir. Derin acılar içerisinde bulur kendini. Alissa'ya olan hislerinden vazgeçemez. Dramatik bir aşk hikayesi epey. Kitabın sonunda ise Alissa'nın günlüğüne yer veriliyor. Epey dokunaklı bir hikayeydi. Bir şekilde bir araya gelmelerini istiyorsunuz tüm kitap boyunca. Bu kadar erdemli, prensiplerine bağlı ve katı(!) olmalarını kabullenemiyorsunuz ama Andre Gide'in romanlarının özelliği bu sanırım. Aşkı hep farklı bir perspektifte ele alıyor. Ve her iki romanı da maalesef dramatik bir sonla bitiyor. Kimse mutlu olamıyor diyebiliriz.

"Hemen ölmek isterdim; çabuk, yalnız olduğumu tekrar anlamaya vakit bulamadan..."

Bu arada ufak bir not kitapları okurken ve sonrasında bir süre Andre Gide'in hep bir kadın yazar olduğunu düşünmüştüm. Erkek olduğunu öğrenince çok şaşırdım. :)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Belgrad- Ohrid- Üsküp (Balkanlar 1. Kısım)

Belgrad- Novi Sad (Balkanlar 2. Kısım)

İlk Çekilişim!!!

Neler yapıyorum?

İtalya Gezi Rehberi / Gün 1 (Bologna - Floransa)